“Açlığın ve Sefaletin Temel Nedeni Devletler”

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 78. haftasından herkese merhaba. Ülke gerçekliğinden beslenen hikayelere uzun metrajlardan aşina olsak da kısa filmlerde de nitelikli örneklerini izleme fırsatı buluyoruz. Bu noktada yanlış ekonomi politikaları sonucu ülkemizde ciddi şekilde hissedilen fakirleşme ve ekonomik buhranın sosyolojik sonuçları da kısa filmlerde kendine yer buluyor. Onlardan birine bir ikilem üzerinden imza atan ve işin içine etik değerleri de oturtan Benhür Bolhava da Koyun filmiyle bu haftaki konuğum. Film, adakçılık yapan Bekir’in müşterisine sattığı koyunlardan biri kaybolduktan sonra yaşadıklarını işliyor.

Filmin yönetmeni Benhür Bolhava ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Benhür Bolhava?

İnsanın kendini tanıtması biraz zor geliyor bana. 1990 yılında doğdum. Annemin ve babamın memur olmasından dolayı küçük bir kasabada büyüdüm. Daha sonra İstanbul’a gelip sinema okumaya başladım. 2015 yılında mezun olup, sinema sektöründe çalışmaya başladım. 2016 yılında yazmış olduğum, Ofsayttan Doğan Endirekt Serbest Vuruş senaryom Akbank Kısa Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülünü aldım. Fakat çekecek motivasyonu kendimde bulamadığım için çekmekten vazgeçtim. Daha sonra 2018 yılında, ilk filmim de olan Finiş filmiyle T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek aldım. Finiş, ulusal ve uluslararası festivalleri dolaşırken ikinci Filmim olan Koyun’u yazmaya başlamıştım. 2020 yılında Koyun senaryomla bakanlıktan ikinci desteği aldım ve filmi 2021 yılında çektim. Şu an festival yolculuğuna Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden başladı. Ankara Film Festivali ve Boğaziçi Film Festivali ile devam etti.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Ben aslında biraz disiplinsiz bir yönetmenim. Sadece yazım sürecini çok hızlı tamamlayabiliyorum. Çünkü yazma fikri ve yeni bir şeyi sıfırdan oluşturma dürtüsü beni daha çok heyecanlandırıyor. Yeni bir dünya kurma heyecanımı yazarken tatmin ediyorum. O yüzden tek başına kalmak beni besleyen bir şey. Sanırım Koyun filminin ilk draftını 2,5-3 haftada yazmıştım. Kafamda zaten karakter ve olay örgüsü vardı. Sadece onu sıralamam gerekiyordu ve öyle de yaptım. 8-9 gün ön hazırlık ve 3 gün çekim yaptık. Biraz ön hazırlığı uzun tutmaya çalıştık çünkü gördüğünüz bütün mekanlar yeniden yapıldı. Sanat yönetmeni ve ekibi, Bekir karakterinin yaşam alanı olan kulübeyi sıfırdan yaptı ve diğer hazır mekanları da elden geçirdi. Başrolde oynayan Süleyman ise İstanbul dışında yaşadığı için İstanbul’a geldi ve yaklaşık 4-5 gün provalar yaptık ve çekime başladık. Post prodüksiyon süresi işte en uzun süren oydu. Çünkü o sırada ben bir iş almıştım ve oraya gitmem gerekiyordu. Benimle post prodüksiyonda çalışacak ekip arkadaşlarım da o aldığım işteydi ve biraz uzun sürdü o iş. Yaklaşık bir sene sonra oturduk tekrar kurguya ve tamamladık. Müzik, color, ses dizaynları ise çok hızlı oldu. Yani özetle Koyun yaklaşık 1,5 sene sonra görücüye çıktı.

Filmin senaryosunda sizinle birlikte Kadir Demir’in imzası da var. Senaryonun yazımı noktasında bu durum hangi avantajlar yarattı?

Ben ortak bir yazarla çalışmayı seven bir yönetmenim. İlk filmimde de Sidar İnan Erçelik ile beraber çalışmıştım. Bu filmde de Kadir ile çalışmayı tercih ettim. Hikayenin ilk yaratılma noktasında sonra çalışacağım insana hikayeyi gönderip fikrini alıyorum. Bu hikayenin Kadir’in mizah diline çok uyduğunu öngörmüştüm öncesinde zaten, yıllardır da arkadaşım aynı zamanda. Hikayeden de haberi vardı. Karakteri ve mizahini sevdi ve beraber çalışmayı kabul etti. Yazma sürecinde başka bir yazarın görüşleri açıkçası benim için çok önemli oluyor. Çünkü yazdığın bir sahneyi birinin frenlemesi veya yanlış olduğunu söylemesi gerekiyor. Bu yüzden ikinci kişi benim çalışma disiplinimde çok önemli oluyor açıkçası. Biz Kadir’le çalışmaya başladığımızda hep Bekir’in davranışlarından konuştuk. Böyle bir durumda ne yapar nasıl tepki verir. Şurada olsa ne der mesela gibi ve sahneler öyle çıktı. O yüzden bu detaylarının ve karakterinin ön plana çıktığı bir film oldu. Sinema her zaman kolektif bir sanat oldu. O yüzden de ilk yaratıldığı andan itibaren bu kolektifliği yakalamak çok önemli benim için.

Koyun, adakçılık yapan Bekir’in müşterisine sattığı koyunlardan biri kaybolduktan sonra yaşadıklarına odaklanıyor. Bu noktadan sonra Bekir’in önünde iki seçenek beliriyor: Koyunu bulmak veya müşterisinden aldığı parayı iade etmek. Hikayeyi karakterin karşı karşıya kaldığı bu ikilem üzerinden kurgulama süreci nasıl gelişip son halini aldı?

Aslında en başından beri belliydi böyle bir ikilemi yaratma konusu. Sinemada bu gibi örnekler çok fazla var. Zamanın geriye saymaya başladığı ve karakterin sıkışmışlığını anlatan. Genelde Amerikan aksiyon filmlerinde sıkça gördüğümüz bir anlatım dili. Ben bunu kara komediye evrilttim aslında. Bu hikayenin bizim için önemli olan noktası şuydu aslında: kaybolması, çalınması değil. Çünkü çalınırsa diğer koyunu da çalarlar. Ama nereye gitti sorusu hep notlarımızın en üstündeydi ve o çizgiden ayrılmamaya dikkat ettik. Nerede olduğunu bilmezsen hikaye o kadar karmaşıklaşıyordu aslında. Zor olan ve komplike olanda buydu.

İstanbul’da plazalar arasına sıkışmış derme çatma kulübede geçiyor hikaye ve olayların geçtiği mekan, içerisinde pek çok zıtlığı barındırıyor. Bir yandan plazalarda yaşayan kesim varken diğer yanda ise dişlerini binbir güçlükle yaptıran ve geciktirdiği borcunu kazandığı paranın ardından utana sıkıla ödeyen bir adam. Şehrin zıtlıklar barındıran bu noktasını nasıl keşfettiniz ve filmin ana mekanı olması konusunda karar kıldınız?

İlk yazım aşamasında olan şeyde tam o zıtlıktı aslında. Plazaların tam ortasında bir kulübe olarak yazmıştık. Mekanı bulmak biraz zor oldu bizim için. Kafamızdaki yeri bir türlü bulamıyorduk. Maslak civarında olan insanlara artık resmi çizerek anlatmaya başlamıştım. Şöyle bir yer gibi düşünün diye. Birkaç kişi o resme bakarak birkaç yer önerdi o yerlere giderken tesadüfü olarak bir kafamı çevirdim boş bir arsa ve tam istediğim yerdi orası. Hemen orası olma noktasında karar kıldık.

Ben özellikle metropollerdeki o keskin zıtlığı seviyorum ve birçok örneği var aslında. Gerçekten o plazaların tam karşısında “sıvasız evler” ve “gecekondular” var. Ve o çizgi bir cadde veya bir sokak yolu ile ayrılıyor. Sınıf ayrımının çizgisi gibi adeta. İkisi arasındaki her şey bambaşka. Hüzünleri, gülmeleri, hissettikleri her şey bambaşka. Ama ben hep kendimi kişisel olarak bizim tarafta o sıvasız evlerde hissediyorum. O dünyayı sanki daha iyi biliyorum.

Bekir’in kayıp koyununu araması, onu koskoca şehirde oradan oraya savuran bir maceraya dönüşüyor adeta. Metropol yaşamında birçok kişinin farkında dahi olmadığı hayatların heyecanına, üzüntüsüne endişesine tanık oluyoruz film sayesinde. Bunu realist bir anlatımla sunmak için film öncesi nasıl bir araştırma süreci geçirdiniz?

Aslında benim yapmak istediğim ve yaptığım sinemada bu realistlik hep var. Bunu ben biraz belgesel gibi çekmek ile örtüştürüyorum. Kağıtta kurmaca yazdığım bir şeyi sette ve kurguda belgesel diline oturtmaya özen gösteriyorum. Kullandığım kamera dilinden tutun da seçmiş olduğum mekanların yaşanır olmasına özen gösteriyorum. Bu sebeple ortaya realist bir dil çıkmış oluyor. Rolün uygunluğuna göre, doğru oyuncularla çalışmaya özen gösteriyorum. Özellikle Koyun filminde başrol Bekir için Süleyman’ı görür görmez “Evet bu Bekir” demiştim. İnanılmaz yetenekli bir oyuncu ve benim ne istediğimi anladı. Çok doğal, çok içten bir yerden oynadı. Karakteri çok iyi anlamıştı.

Bekir’in film sonuna yaptığı seçim, kendi kaderini ve çıkış yolunu tayin ediyor. Hayattaki her seçimimizin etik değerlerle örtüşmesi gerekir mi sizce?

Her seçimimizin örtüşmesi gerekmiyor bence. Fakat bu hikayenin örtüşmesi gerekiyordu. Senaryo matematiği öyle kurulmuştu çünkü. Hırsızlık yapmak bazen etik değerlerin üzerinde olabiliyor. Gerçekten aç bir insan hırsızlık yapmalı. Çocukları üşüyor diye fön makinasını çalıştırıp, yan odada intihar eden Emine Akçaymesela. Çünkü aç kalması çoğu zaman onun seçimi olmayabiliyor. Birçok ülkedeki açlığın ve sefaletin temel nedeni devletlerin kendisi. Parası olmadığı için ders kitabı çalan bir öğrenci de benim için hırsız değil mesela. Etik değerlerin bazen bir anlamı kalmıyor gerçeğin yanında.

Filminizi ele aldığı konu ve odaklandığı noktalar bakımından irdelediğimizde sosyal gerçekçi bir yapım olarak nitelesek yanlış olmaz sanırım. Sinemamızda günümüzde çok rastlamadığımız bu tür işlere kısa film türünde daha sık denk gelebiliyoruz. Bunu kısa filmin daha serbest, özgür ve farklı denemelere açık olmasıyla açıklayabilir miyiz?

Kısmen açıklayabiliriz aslında. Çünkü kısa filmler ticari bir kaygı ile yapılmıyor ve daha özgün, daha gerçekleri yüze vuran, daha cesaretli hikayeler çıkıyor. Ve her şeyi denemekte özgür oluyorsunuz. Türk Sineması’nda sosyal gerçekçi yapımlar/filmler çok fazla ve bunlar neredeyse kült sayılabilecek filmler. Metin Erksan, Halit Refiğ, Erden Kıral, Ömer Kavur ve Yılmaz Güney mesela. Haliyle bizler de bu yönetmenlerin filmlerini izleyerek film yapmaya karar veriyoruz ve onlardan ister istemez etkileniyoruz.

Koyun, ikinci kısa metrajınız olma özelliğine sahip. İlk kısa filminize göre “Şunu çok daha iyi yaptım” dediğiniz noktalar nelerdi?

Komplike bir hikaye anlatmayı başardım mesela. Yönetmenlik anlamında ilk filmime göre üzerine bir şeyler koyduğumu düşünüyorum. Çok mekanlı, çok oyunculu, durum değil olay hikayesi anlattım.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Ben de öyle düşünüyorum aslında. Kısa film bir basamak değil bir türdür. Kısa filmin bir geçiş dönemi olduğu algısının oluşmasında belki de daha sonra çok az veya hiç kısa film çekmemiş yönetmenler olduğu içindir. Fakat o algı kırılıyor yavaş yavaş. Burada belirleyici olan şey, hikayenin kendisidir. Hikayen veya fikrin uzun metraja yatkınsa (Zamanla onu anlayabiliyorsun artık) uzun metraj yapman gerekiyor. Ama hikayen kısa bir şey anlatıyorsa kısa yapman gerekiyor. Temel mesele bence bu kadar basit. Dünyadaki sinemanın tıkanmasının nedenlerinden biri de bence bu. Hikaye kısa anlatılabilecekken o kadar uzun o kadar dağınık şeyler izlemeye başladık ki son zamanlarda, zorla uzatıldığı belli olan filmlerle dolu son 10 yıl. Arkasından zorla ittirilerek film yapılmıyor maalesef. Sinema ilk uzun metraj filmini yapmış ve sonra hiçbir şey çekmemiş yönetmenler çöplüğü ile dolu. Ben de o çöplükte yer almamak için, uzun metraj çeksem de kısa film çekmeye devam edeceğim.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka projeler varsa ufak tüyolar alabilir miyiz?

Şimdi iki farklı hikaye üzerine aynı anda çalışıyorum. Biri yakın zamanda çekeceğim bir kısa metraj film diğeri ise uzun vadede çekmeyi planladığım bir uzun metraj film hikayesi var. Aynı anda iki hikayeyi yazma eylemi benim daha dinç olmamı ve algılarımın açık olmasını sağlıyor açıkçası. Çünkü tek bir hikayeye yoğunlaşmak bana sıkıcı geliyor.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir