FilmArası Dergisi

Muhteşem Ölümlü Muhteşem Duyular

“Biliyorum, biliyorum, benim yaşamım insanların gözlerinin içine bakmakla geçti, göz belki de insan bedeninin içinde hâlâ bir ruh barındıran tek uzvudur ve insanlar gözlerini yitirdiklerinde…” Jose Saramago – Körlük

 

Saramago, bu romanında kitlesel olarak beyaz bir körlük salgınına yakalanan insanları konu edinir. Başlamadan aktardığım sözü ise romandaki göz doktoru sarf eder. Bunu söyler söylemesine ama cümlenin sonunu getirmez. İnsanlar görme duyularını yitirince sahi ne olur? “Perfect Sense” filmi kendine bu soruyu sorar. Bu film, Körlük’ün bir uyarlaması değildir. Fakat filmin fikrinin nereden çıktığını kanımca tahmin edebiliyorsunuzdur. Başlarken Saramago’yu tercih etmemin sebebi de, insanların sırasıyla koklama, tat alma, işitme ve görme duyularını kaybettiğini anlatan bir film onsuz olamazdı. Ne yazık ki filmin her hangi bir haberinde Saramago’nun ismine rastlayamadım. Sadece duyarlı bir kişinin yaklaşık dört sene önce yazdığı bir tanıtım yazısında filmin, Saramago’ya borçlu olduğunu söylemektedir.[1] Her neyse hem filmin yapımcılarının hem sayın ağabeyimizin ve tabi ki Jose Saramago’nun canı sağ olsun deyip filme geçelim.

 

Yukarıda bahsettiğim gibi film, insanların duyularının teker teker kaybolmasını konu edinir. Fakat neden Saramago, sadece görme duyusunu kaybettirip insanları bir bilinmeze sürüklerken; bu film görmeyi son kaybolan duyu olarak işler? Tabii filmin yönetmeni David Mackenzie ve senaristi Kim Fupz Aakeson ile Saramago’yu kıyaslamıyorum. Ben sadece duyuları belli bir hiyerarşi içinde kaybettiren bir salgının peydah olduğu filme, bu soruyu yönlendiriyorum. Çünkü filmde yoğunlaşmak istediğim şey, duyuların hem birbiriyle hem de sosyal yaşamla olan ilişkisi.

 

Perfect-Sense-posterNeden ilk ölen kokudur? Muhtemelen benim de yaptığım gibi filmin yaratıcıları da bu soruyu kendilerine sormuşlardır. Küçük çaplı anketimin sonucunda edindiğim bilgi şu: İnsanların ilk vazgeçeceği duyuları, kokudur. Belki hayatımızı renklendiriyor ama modern dünyada bir köpek değilsek koku almadan da yaşayabiliriz. Fakat koku ölürken ne olur? Şöyle ki, duyular filme göre, tek başlarına kaybolmuyor. O duyular insandan başka şeyler de götürüyor. Filmin anlatıcısının bahsettiği şekilde aktaracak olursak: “Tarçın kokusu size, büyükannenizin verandasını çağrıştırabilir.”  Koku bir nevi anılarımızdır. En basitinden, telefonundaki fotoğrafları silinen bir kişiyi düşünelim. Kaydettiği anılar aniden yok olur. Fakat insanların koku alma duyularını kaybettikleri anda hüngür hüngür ağlamaları, telefondaki fotoğraflarının silinmesiyle oluşan hüznün kat be kat fazlasıdır. Çünkü filme göre kişinin, belli duyusunu kaybettiği an, onu en yoğun hissettiği andır. Bunun bir can havli olduğunu düşünebilirsiniz. Duyu, hayatta kalabilmek için tüm enerjisini sarf ediyor. Son kez maksimum düzeye çıkar ve sonra tamamen sönüyor.  İlk kaybolan duyu olan kokuda da tabi ki de bunlar gerçekleşiyor. İnsanlar kokuyla hafızalarını, anılarını kodladığı için onları kaybetmenin hüznü duyuyu kaybetme anında ortaya çıkıyor. İnsan hayatı kokudan sonra haliyle biraz zevksizleşir. Buna örnek olarak, nezle birinin yemeklerin tadını alamamasını verebiliriz. Böylece bunun, bir silsile olduğunu fark ettiğimizde öteki zincirin tat alma olacağı açığa çıkmış oluyor. Yani film, kurduğu düzeni belli bir mantık silsilesince yol aldırıyor.

 

İkinci duyu tat. Tat almanın, koku gibi insan üzerinde duygusal bir karşılığı ya da başka bir karşılığı var mıdır? Koku-hafıza arasındaki ilişki gibi uzak görünen mesafelere benzer bir bağlamı olmasa da vardır. Tadın ölümüyle ortaya çıkan şey açlık fakat gün içindeki sıradan bir açlığa hiç benzemiyor.  Günlerdir yemek yememenin veya kıtlığın getirdiği yoğun bir açlık. Hatta ondan da fazlasıdır. Çünkü filmdekiler karnını doyurmak için bir açlığa girişmiyor. Ne de olsa kaybetmeye başladıkları yemek yeme duygusu değil tat alma duyusudur. Beslenmenin canlılar için vazgeçilmez olduğu aşikârdır. Açlık da bastırılması cinsellikten bile zor olan bir içgüdüdür. Duyunun ölümü sırasında ilk bastıran sinir krizi bunun bir göstergesidir. Sonra kişi açlığı da aşıp salt tat alma hissine kapılıyor. Yoksa bir kadının ruju yemesinin başka bir açıklaması olamaz. Tat alma da bu şekilde can veriyor. Artık insanlar kimyasal duyularından yoksundurlar.

 

İnsanların hayatı bu kadar tepe taklak olmuşken, sokaklarda yürüyen şüphe dolu insanlar varken, hayat bu kadar “tatsızlaşmışken” her şeye rağmen yaşam, devam ediyor. Sosyal hayat sekteye uğramasına rağmen insanlar bu duruma ayak uydurmaya çalışıyor. Bu da zor olmuyor çünkü yaşamları sadece zevksizleşiyor, fazlası değil. Kimse tehlikede değildir. Ya da onlar öyle olduğunu düşünüyor. Sırada işitmenin ölümü vardır. Büyük vurgun gelip çatar. İşitmenin, kitlesel olarak kesildiği an kaos baş gösteriyor. Bunu, insanlar konuşarak anlaşsalardı bu kadar savaş olmazdı romantizmiyle örtüştürebiliriz fakat ben tercihimi başka bir tarafta kullanmak istiyorum. Bunca yıllık insanlık tarihinde herhalde hiçbir zaman bu tarz bir kitlesel sağırlık görülmemiştir fakat yine de savaş eksik olmamıştır. Bu yüzden konuya daha gerçekçi bir yaklaşım olarak şu cümleleri aktarmak istiyorum: “İşitmek, başka insanların zihnine ulaşmamıza imkân sağlar. Benzer şekilde, sesi ve onun incelikleri anlamlarını yorumlama yeteneğimiz sayesinde hem ruh hallerimizi denetleyebilir hem de diğer insanlarla bağlantı kurarız. Dünyayı kulaklarımız aracılığıyla tanımanın gözlerimiz aracılığıyla tanımaktan faklı olmasının nedeni budur.”[2] Peki bu kaos sadece sesin, insanlar arasından bir anda yok olmasıyla mı alakalı? Her duyunun kayboluşu esnasında insanların yaşadıkları sinir harplerinin, işitmenin ölümündeki versiyonu nedir? İnsanlar belirsiz bir sinir ve ardından gelen çıldırış evresini yaşarlar. Bu olanları basit bir örnekle açıklayabileceğimizi düşünüyorum. Eğer rahatsız edici yoğun bir ses altındaysanız ilk olarak sesi kontrol etmeye ya da o sesten kurtulmaya çalışırsınız. Fakat başarısız olursanız sinirlenmeye başlarsınız. Bu vaziyete geldikten sonra rahatsız edici o ses beyninizin içinde yankılanır. Hala sesten kurtulamadıysanız sinir eşiğiniz aşılır ve bir kriz haline ya da filmde görüldüğü üzere bir çıldırış haline girmeniz işten bile değildir. Aslında verdiğim örnek, filmdeki işitmenin ölümünün, kişide yarattığı etkinin daha açık halidir. Fakat gelmek istediğim nokta şu, kişilerin çıldırışı genellikle başka birine karşıdır. “Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar.” diyen Ingeborg Bachmann, bu sahnede bilinçsiz bir şekilde seyircinin aklından geçebiliyor. Kişiler arası başlayan çatışma, kitlesel olarak iletişimi kaybolan toplumda bir kaosa dönüşüyor. İnsanlar arasındaki ilk ciddi ayrım işitmenin ölümüyle baş gösteriyor. Bazıları hala, olanlara rağmen yaşama adapte olmaya çalışırlarken bazıları da, sürekli bir çıldırışı tercih ediyor. Gerçi bu da, onların adaptasyon süreci olabilir.

 

Sırada, görmenin ölümü var. Film, yangın içindeki dünyanın portresini verirken bize, “Hadi, bak şu vahamete, dünya daha ne kadar kötü bir yer olabilir ki? Kaybetmekten en çok korktuğunuz görme duyunuz da elinizden alınırsa nasıl yaşarsınız?” diye bağırıyor. Fakat beklenilen gerilime aksi bir şey vuku buluyor. Görmenin ölümüyle insanlar, film boyunca hiç olmadıkları kadar mutluluğa erişiyorlar. Görmenin can havliyle yani dünyadaki tüm güzel şeylerin en yoğun görüldüğü anda insanlık, katarsisini yaşıyor. Çünkü Saramago’nun dediği gibi ruh barındıran tek uzuv olan göz yani görme duyusu öldüğünde beden, fazlalık duyularının sonuncusundan da kurtulmuş oluyor. Tüm vücudu saran derinin duyusu olan dokunma, tek başına bedenin en saf halini oluşturuyor. İnsanlık, duyuların tahakkümünden kurtulup, beden ile özüne kavuşuyor.

 

Film, yazının başındaki alıntıda, diyalogun kesildiği yerden doğuyor. Yaratılan distopik evrenin korkunçluğu, filmin genel hikâyesi içinde, tıpkı duyuların tekil ölümlerinde olduğu gibi parlamış ve görmenin ölümüyle de sönüyor. Artık dünya, sadece dokunabilen bedenlerin cennetine dönüşüyor.

 

Yazar: Ahmet Toğaç

[1] http://www.villagevoice.com/film/perfect-sense-6434029

[2] David Hendy – Gürültü:Sesin Beşeri Tarihi

Film Arası Dergisi

Temmuz 2010’da yayın hayatına ‘merhaba’ diyen Film Arası Sinema Dergisi, beşinci yılına doğru, yoluna daha emin adımlarla devam ediyor. Kapak dosyaları ve röportajlarıyla her ay sinema gündemine damgasını vuran Film Arası, artan okuyucu kitlesi ile sinema heyecanının paylaşıldığı büyük bir aileye dönüştü.

Yorum Yap

Temmuz 2017