Klişe Yumağı: The Tender Bar

Cennetin Krallığı / Kingdom of Heaven, Köstebek / The Departed ve Yalanlar Üstüne / Body of Lies gibi Ridley Scott ve Martin Scorsese filmlerinin senaristi olarak isim yapan William Monahan’ın J.R. Moehringer’in kitabından uyarladığı ve yazarın anılarına dayandığı söylenen Şefkat Barı / The Tender Bar, George Clooney yönetmenliğinde Amazon Prime Video’da gösterime girdi. Ben Affleck, Tye Sheridan ve Lily Rabe başrollerde.

Küçük JR (ya da The New York Times’ın yazma şekliyle J.R.), annesi beş ay kirayı ödeyemeyince büyükbabasının evine yerleşmek zorunda kalır. Anne bu durumu başarısızlık olarak görse de JR için akrabalarla dolu bir evde geçirilecek günler demektir. En çok da Charlie dayısını sever. Radyo DJ’i olan ve küçükken kendisini terk eden babasının boşluğunu, dayısıyla doldurmaktadır çünkü. “Erkekler cumartesi sabahı böyle uyanır, erkekler barda sigaralarını şöyle koyar, erkekler kadınlara şöyle davranır” gibi söylemleri olan, hafiften homofobik ve maço fakat bir taraftan da Charles Dickens’a atfettiği barıyla entelektüel kaygıları olduğunun altını çizen Charlie dayı, bir baba figürü olarak JR’ın yaşamındaki en önemli karakter olacakken film bütün bunları bir kenara bırakıp JR’ın üniversite çağına atlıyor ve 1986 yılında onu Yale’e başlatıyor. Annesinin arzusuyla avukatlık için çalışan ancak bir taraftan da Charlie dayısının önerisiyle yazar olmak isteyen yetişkin JR’ın yurt odasındaki arkadaşlarını, katı öğretmenlerini görmeye başlıyoruz. Üniversite filmi mi olacak derken bunların da önemi kalmıyor ve JR’ın aşk hayatına dalıyoruz. Sonra bunun da önemi kalmıyor.

Yakın zaman önce izlediğimiz Paolo Sorrentino filmi Tanrı’nın Eli / È stata la mano di Dio de bir anılar yolculuğu, bir tür düşseliydi fakat Sorrentino yetenekli bir sinemacı olarak upuzun filmine yerleştirdiği, birbirinden bağımsız görünen yaşanmışlıklarla, hayatının arzuladığı dönemini başarıyla anlatabiliyor, kopukluk hissi yaşatmıyordu. George Clooney ise elindeki materyalle ne yapacağını bilemeden, oradan oraya savruluyor. Masum bir çocuk, talihsiz bir anne, aksi bir büyükbaba, bar filozofu bir dayı, pislik bir baba, zengin insanların dünyası, 70’ler atmosferi ve yazarlık kariyeri gibi elementleri bir araya getiremiyor. Tüm bunları sadece ilk anlamlarıyla kullanıp zorla birbirine tutturuyor ve ortaya çıkan klişeler yumağını önümüze atıyor. Kedi miyiz biz, ki değiliz, kedi bile olsak oynaması zevk vermeyecek bir iplik (anı) topu bu.

Filmde bir tane bile etkileyici an yok. Duygularınıza hitap eden (ya da gözünüze, kulağınıza), şaşırtan, üzen, sinirlendiren hiçbir sahne çekmemiş Clooney. Bu bir tercih elbette, eğer hayatını anlattığınız kişilerin izleyiciler tarafından umursanmamasını istiyorsanız. Netflix’e çektiği ve görsel efektleri dışında oldukça zayıf bulunan The Midnight Sky’ın ardından gelen bu sekizinci yönetmenlik denemesi (evet hala deniyor, bir tarz oturtamadı), oldukça yalın ve sıcak olması amaçlanmışsa da düzlüğüyle uyutan bir iş olmuş. Bu filmde gördüğümüz her sahneyi daha önce gördük, her repliği daha önce duyduk, her karakteri Amerikan filmlerinden tanıyoruz ve tüm bunların kolajı bize parçaların tanıdıklığını unutturamayacaksa, kocaman bir duvarı kaplayan bu seramik tablo bütünüyle parçalarından bağımsız bir haz veremeyecekse, ne anlamı var ki bir film daha yapmanın? Set çalışanları işsiz kalmasın diye mi, hepimizin bildiği üzere Amazon’un çok parası var diye mi… Ben bir açıklama bulamıyorum. Herhalde kapanış jeneriğinde gösterdikleri üzere “yaparken çok eğlendiler”. Eh o zaman, bu filme getirilecek en derin bakış açısı da “yüreğinize sağlık” olabilir diyor ve 10 üzerinden 1 puan (çünkü sıfır yok) veriyorum.

50 yaşına giren Ben Affleck’in neye benzediğini görmek isterseniz, filmi Prime üyeliği dahilinde yasal bir şekilde ücretsiz izleyebilirsiniz.

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.