‘Kısa Filmler Bir Deney Alanıdır’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 48. haftasından herkese merhaba.Serinin yeni haftasındaki röportaj konuğum Ajotin filminin yönetmeni Muhammed Seyyid Yıldız olacak. Başrolünde İsmail Zagros’un yer aldığı Ajotin;Londra’da kaçak bir hayat yaşayan Tajdin’in hayallerinin arabasını kaçırıp şehirde dolaşmaya başlamasının ardından yaşadıklarını odağına alıyor.

Ajotin ile tamamı diyalogsuz bir iş ortaya koyan ve çekimleri İngiltere’de yapan Muhammed Seyyid Yıldız ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Muhammed Seyyid Yıldız?

Merhabalar. 1994 yılında Siverek’te doğdum, 2012 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema TV bölümüne girdim. Eğitimim sırasında çeşitli kısa filmler yaptım. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra bir süre film endüstrisinde çalıştım. 2018 yılında Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama bölümünde yüksek lisansa başladım. Bir sene sonra, yurtdışı bursu kazanarak University of The Arts London’a MA Film programına girdim. Ajotin, benim mezuniyet projemdi. Okuldan sonra Londra’ya yerleştim, şu aralar çeşitli belgesel ve kurmaca işler üzerine çalışıyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Senaryo yazma süreci uzun aralıklarla olduğu için yaklaşık bir yıl sürdü. Hikayenin sunumunu yapıp, okuldan onayı aldığımda prodüksiyona başladık. Bölümün yapısı gereği bu proje farklı uzmanlıklarda okuyan öğrencilerin bitirme filmi olarak kabul ediliyor. Yönetmenlik, yapımcılık, görüntü yönetmenliği, sanat yönetmenliği rollerinde öğrenciler çalışıyor. Hazırlık süreci üç ay kadar sürdü, tabii bir yandan da okul devam ediyordu. Çekimler beş gün sürdü. Post prodüksiyon süreci yaklaşık bir iki ay sürdü.

Filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı? Bundan bahsedebilir misiniz?

Filmin ilk versiyonu Kadir Has Üniversitesi’ndeki master programı sırasında yazıldı. Ama o sıralar hikayeyle ile ilgili beni ikna etmeyen bir şeyler vardı. Londra’ya okumaya geldiğimde mezuniyet projem için hikaye arayışındayken bu senaryo tekrar aklıma geldi. Londra’da yaşama deneyimi ile beraber hikayedeki beni ikna etmeyen tarafın ortadan kalktığını hissettim. Ajotin’in hikayesinin Londra’da ve dolasıyla başka bir bağlamda gerçekleştiğinde manasının değiştiğini fark ettim. Bastırılmış olmak ve arzunun bir nesnede cisimleşmesi katmanlarına göçmen olmak ve toplumla aynı dili konuşmamak katmanları eklendi. Böylece senaryo son halini aldı.

Filmin hikayesi İngiltere’de geçiyor. University of the Arts London’da yaptığınız master programının mezuniyet projesi olan filminizin fon bulma ve çekim gibi süreçleri hangi aşamalardan oluştu? Yurt dışında eğitim alıp proje kapsamında çekim yapacak gençleri neler bekliyor?

Fon açısından Birleşik Krallık’ta öğrenci olarak başvuracağınız fon sayısı yok denecek kadar az maalesef. En azından bizim bildiğimiz kadarıyla özellikle öğrenci kısa filmlerine ayrılan bir fon bulunmuyor. Öğrenci filmleri genelde kitlesel fonlama yöntemleriyle yapılıyor. Okulun ise şöyle bir sistemi vardı; okulun bir şirketle anlaşması sonucu öğrenciler, kendi eğitim dönemlerinde şirket için üç adet reklam filmi çekiyor. Kazanılan para mezuniyet projeleri için eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kaynağımızın bir kısmı oradan geldi. Ekipteki arkadaşlar da kendi departmanlarındaki harcamaları karşıladılar. Genel olarak Londra’ya göre düşük bir bütçeyle filmi tamamladık.

Filminizin yapımcısı, görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni ve birçok oyuncusu yabancı isimlerden oluşuyor. Bu durumun çekim sürecinde sağladığı avantaj veya dezavantajları oldu mu hiç?

Uluslararası ekiplerle çalışmak iletişim güçlüklerini beraberinde getirmekle beraber, sinemanın ve film yapım sürecinin kendine ait bir dili olduğunu düşünüyorum. Görsel işitsel dil aynı zamanda bir iletişim dili olduğunu için farklı dilleri konuşuyor olmanın getirdiği iletişim kaybını referanslarla giderebildik. Görüntü yönetmeni ve sanat yönetimimizle referans görseller üzerinden çalışmalar yaptık. Beraber filmler izleyip kurmaya çalıştığımız dilin üzerine düşündük. Başlangıçta dezavantaj gibi görünen farklı dillerle olma halini bu şekilde aştık. Aslında diyalogsuz ve sadece sinema diliyle anlatılan bir filmin yapım sürecinin kendi hikayesiyle uyumlu olması bizim avantajımız oldu.

Daha önceki kısa filmlerinizi Türkiye’de çektiniz. Farklı ülkelerde kısa film çekmenin ne gibi farklılıkları oluyor?

İş yapış biçimlerinin nerdeyse tamamen farklı olması beni çok zorlasa da iyi bir deneyim elde ettiğimi düşünüyorum. Farklı kültürlerin farklı iş yapış biçimleri oluyor doğal olarak, buna uyum sağlamak çok hızlı gerçekleşmeyebiliyor. Burada daha sistematik ve organize olmayı öğrendim diyebilirim. Tabii İstanbul’da film sektöründe çalışan arkadaşlarımım burada olmaması bir güçlük getirdi, sonuçta yepyeni bir ortamda film yapmak durumunda kaldım.

Film gecenin karanlığında başlayıp sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sona eriyor. Çekimlerin tamamını tek gecede mi tamamladınız?

Filmi beş günde bitirdik. Filmde ana karakter olarak kullanılan araç üç ayrı çekim gününde değişik sebeplerden arızalanınca filmin ikinci on dakikasını tek bir gece ve o gecenin sabahında çekmek zorunda kaldık. Bu yüzden neredeyse her bir planda sadece bir veya iki defa tekrar alma şansımız oldu. Başrolü oynayan İsmail Zagros’un çok büyük azmi ve yeteneği olmasaydı filmi tamamlamamız neredeyse imkansız olacaktı.

Filmin en dikkat çeken noktalarından biri ise diyalogsuz olması. Bunu tercih etmenizin nedeni ne oldu? Diyalog olan bir senaryo yazmaya göre diyalog olmayan bir senaryo yazmak ve onu yönetmek ne gibi farklılıklar içeriyor?

Diyalogsuz olmasını birkaç sebepten dolayı tercih ettim. İlk olarak bir hikayeyi hiç konuşma olmadan tamamıyla sinemasal dille anlatmak benim denemek istediğim bir konseptti. Bu isteğin arkasında Kadir Has’ta yüksek lisans yaptığım sırada dersini aldığım Ezel Akay’ın diyalogsuz film çekme ödevi de vardı tabii. Zaten senaryonun ilk versiyonuna Ezel hoca danışmanlık yapmıştı. Londra’ya geldikten sonra bu konseptte ısrarcı olmamın sebebi ise baş karakterin konuşamama halini bu şekilde daha iyi yansıtılabileceğini düşünmem oldu. Susturulmuş bir karakter olarak gördüğüm karakterimin hikayesini anlatırken hiçbir konuşma duymuyor olmak benim için önemliydi.

Hikaye kafamda oturmuş olduğu için yazım süreci çok zorlu geçmedi. Bu konseptte düşünmeye başladıktan sonra bir süre sonra buna uyum sağlayıp, anlatılmak istenen her şeyi görsel işitsel dile çevirmeye/tercüme etmeye çalıştım. Konuşma olmadığı için filmin atmosferinin her adımda hikayeye güçlü bir katkı sunması gerekiyordu. Çekimler ve post prodüksiyon aşmasında bizi en çok uğraştıran şey bu oldu. Oyunculuk çok daha önemli hale geldi, kurgu biraz daha uzun sürdü. Kısacası sinema anlatıcılığının bir aracı olan diyaloglar olmayınca diğer araçların rolü daha belirgin hale geliyor. Buralarda hiç hata yapmamak, her seçimi dikkatli bir şekilde planlamak durumunda kalıyorsunuz. Sonuç olarak bu şekilde film yapmak daha zor veya daha kolay diye bir iddiada bulunamıyorum. Sadece bu yöntemin film yapmanın farklı bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Londra’da kaçak olarak yaşayan Tajdin’in hayallerinin arabasını kaçırıp şehirde dolaşması ve sonrasında başına gelen olayları izliyoruz filmde. Küçüklüğünden bu yana hayalini kurduğu arabanın Tajdin’i etkisi altına almasını “metaya tapma” davranışıyla açıklayabilir miyiz?

Filmlerdeki anlam tek başına hikaye anlatıcısının yarattığı bir şey değil bana göre. Alıcı tarafla yani izleyenle beraber tamamlanan bir süreç. Bu yüzden filmdeki durum “metaya tapma” davranışıyla açıklanabilir. Ama benim yola çıkarken kafamdaki düşünce, sıkıştırılmış bir insanın yaşama arzusunun bir nesnede simgeleşmesiydi daha çok. (Bu sıkıştırılma toplumsal, siyasi, dini, kişisel veya hepsi birden olabilir) Geçmişini görmediğimiz ama tahminler yürüttüğümüz karakterin dış dünyayla tek bağlantısı bu araba arzusu, arabanın kendisi değil aslında. Nitekim bu arabanın otoparka gelmesi sorunları beraberinde getiriyor.

Küçükken çizdiği resim ve elinde büyük bir özenle araba şeklinde yonttuğu tahta Tajdin’in hayallerinin soyut halini yansıtıyor. Gözüne kestirdiği araba ise onun için özgürlüğün simgesi. Özgürlük her zaman bu filmde olduğu gibi büyük bedeller mi gerektirir sizce?

Özgürlük her zaman büyük bedeller getirir mi bilmiyorum ama bu hikayede arzu nesnesiyle kavuşan Tajdin’in olan onca şeye rağmen bedel ödemiş gibi hissettiğini düşünmüyorum. Emin olmamakla beraber, ona sorarsak bize hayatının en güzel gecesini geçirdiğini söyleyebilir. Belki de çok uzun zaman sonra ilk defa gerçekten yaşadığını hissetmiş bile olabilir. Filmin ilk yarısını hapiste olmak konsepti üzerine kurmuştuk. Karakteri çevresinden izole eden uzak lensler kullanıp, çalıştığı otoparkın hapishane demirlerine benzeyen parmaklıkları olmasına dikkat etmiştik. Uyuduğu odayı bir hücre gibi tasarlayıp, dış dünyayı penceresindeki küçük bir delikten sızan ışık olarak tasvir etmeye çalışmıştık. Bize göre Tajdin zaten hapisteydi, kaçmaya çalıştı ve yakalandı. Hapisten kaçmaya çalışan bir insanın yakalandı diye pişman olacağını düşünmüyorum.

Tajdin’in hiç diyaloğu olmasa da jest ve mimikleriyle anlatıyor adeta tüm duygusunu. Oyuncu yönetimi konusunda nelere dikkat ettiniz?

İsmail’in çok yetenekli ve çalışkan bir oyuncu olması işimi oldukça kolaylaştırdı diyebilirim. Onunla karakterin geçmişi ile ilgili uzun bir çalışma yaptık. İsmail senaryoyu okuyup benimle görüşmeler yaptıktan sonra Tajdin’in hayat hikayesini yazmıştı. Onun getirdiği perspektiflekarakteri daha iyi bir zemine oturturduk. Beden ve hareket provaları yaparak Tajdin’in kimliğini bulmaya çalıştık. Çekime başlamadan önce ikimiz de birbirimizi anlamıştık. Ne anlatacağımız ve nasıl anlatacağımız üzerine anlaşmıştık. Zaten bu sebeple daha önce bahsettiğim zorlu koşullarda dahi filmi bitirebildik.

Filmin müzikleri de her an seyirciyi diken üstünden tutuyor. Müzik kullanımında stratejinizi neye göre belirlediniz? Gerilimin yanı sıra yerli motifleri yansıtan müzik de mevcut.

Karakterin filmde dinlediği müzik Erivan Radyosu’ndan Memlîyê Xemo’nun söylediği Hêdî Bajo isimli müzik. Filmin müzik supervisor’ı Nazan Ayaz bu müziği sözlerinin anlamı ve döneminin hikayeye uyumu dolayısıyla seçti. Bu müziği film boyunca çeşitli yerlerde biçimini değiştirerek kullandık. Böylece gerilim motifleri ve perküsyonların yanı sıra karakterin ruh durumuna göre değişen bir müzik dünyamız oldu. Ses tasarımımızı yapan Umut Döven aynı zamanda çok iyi bir müzisyen. Bazı kısımlarda yeni çıkaracağı albümden bazı müzikler kullandı ve çok iyi bir iş çıkardı. Genel olarak filme ekstra bir katman eklediğini söyleyebilirim. Filmdeki müziği görsel işitsel dünyayı desteklemek ve atmosferi kuvvetlendirmek için kullandık. Seyirciye duygusal bir kısa yol sunmaktan kaçınmaya çalıştık. Özellikle filmin finalinde dinlediğimiz müzik, dalgaların sesine ve karakterin dünyasına çok uydu ve sahnenin bir bütün olarak işlemesine önemli bir katkı sundu.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Bence bu az çok dünyada da olan bir durum, bunun sadece Türkiye’ye has olduğunu düşünmüyorum. Sebebi de ekonomiyle açıklanabilir. Birçok şeyde olduğu gibi piyasa ekonomisi burada da işliyor. Kısa film yaparak hayatınızı geçirmek istiyorsanız kısa filmden para kazanabiliyor olmanız gerekiyor. Kısa filmden para kazanmak olanağı ise hem Türkiye’de hem dünyada çok kısıtlı. Böyle bir durumda, hayatını idama ettirmek, kira ödemek zorunda kalan insanlar için sadece kısa film yaparak hayat sürdürmek neredeyse imkansız. Günümüz dünyasında kısa filmin başlı başına ayakta durabilmesi için maalesef “satılabiliyor” olması gerekiyor. Tıpkı uzun metraj filmler gibi veya müzelerde satılan eserler gibi. Sanatçıların, özellikle de ekonomik olarak ayrıcalıklı kesimden gelmeyen ve hayatını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda olan sanatçıların ürettiği eserlerle ayakta kalabilmesi gerekiyor.

Öte yandan ben kısa filmlerin günümüzdeki durumunu daha çok bir deney alanı, bir laboratuvar gibi görüyorum. Sinemasal hikaye anlatıcılarının deneyler yaptığı, becerilerini sınadığı, yeteneklerini test ettiği bir alan olarak görüyorum, bir tür doğum alanı. Şu anki durumu da bu yüzden çok karamsar görmüyorum.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka bir kısa film projesi mevcut mu?

Şu an bir kısa belgesel projesi üzerinde çalışıyorum. Aynı zamanda, erken aşamada olmakla birlikte bir uzun metraj kurmaca senaryosu hazırlığı içerisindeyim.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir