“Filmle İlk Bağ Afiş İle Kuruluyor”

Filmler kendilerini ilk nasıl gösteriyor diye düşündüğümüzde aklımıza film afişleri gelir. Geldiğinde ise etkileyen, kendine hayran bırakan afişlere sık rastlamayız. Bugünlerde afişlere dair bizi düşündüren, gündemimizi etkileyen bir hesap radarımızda. O da Instagram’da yer alan “D’art Duvar” hesabı. Türk sinemasına dair filmlerin afişleri bu hesapta yeniden yorumlanıyor ve ortaya konuyor. Aynı zamanda tasarlanan afişler evinizin duvarlarını da süsleyebiliyor. Severek takip ettiğimiz bu hesabın arkasında ise tasarımcı Gökhan Yeter yer alıyor. Kendisiyle  hesabına, tasarımlarına, Türk sinemasına dair bir keyifli röportaj gerçekleştirdik.

Keyifli okumalar….

  • Sizi biraz tanıyalım. Gökhan Yeter kimdir?

Hollanda’nın doğusunda küçük bir kasabada doğup büyüdüm. Çok kültürlü bir aileden geliyorum. Farklı bir kültür içerisinde büyümek bana farklı diller, insanlar tanıma seçeneği sundu. Ben de bu durumu hayatım boyunca doğru bir şekilde kullanmaya çalıştım. Bu serüven beni sanata doğru itti. Küçük yaşlardan itibaren çizime, sinemaya meraklıydım. Çok kültürlü büyüdüğüm için  toplumsal konularda ilgimi çekiyordu. Bu anlamda Kamu Yönetimi okumayı tercih ettim ve sanatsal tarafımı da hobi olarak devam ettirmek istedim. Yeteneğim beni sanata doğru itiyordu ama ideolojimde kamusal konulara doğru çekiyordu. O yüzden Kamu Yönetimi okudum. Bu tercihimden de memnunum. Dünyaya bakış açımı değiştirdi, bana çok seyahat etme imkanı sağladı. Üniversite sürecinde tasarımla olan ilişkim harçlığımı çıkarmak üzerine yaptığım işlerle oldu. Sağa sola kartvizit tasarımları yapmakla başladı ve sonrasında kendiliğinden büyüdü. Kendimi moda ve perakende sektöründe buldum. Ciddi teklifler almaya başladım. Kendimi geliştirdim. Uzun yıllar ünlü bir spor markasında kreatif tasarımcı olarak  çalıştım. Şu anda dünya çapında bilinen markalara kreatif anlamda destek veriyorum. Sanatsal merakımı ise D’art Duvar ile besliyorum.

  • Tam o noktada D’art Duvar sosyal medya hesabının ortaya çıkış serüveninin nasıl başladığı kısmına geçelim isterseniz?

Çok kültürlü olmam bende çocukluğumdan itibaren “Ben nereye aitim?”, “Benim kimliğim tam olarak nedir? Hollandalı mıyım? Türkiye’ye mi aitim?” sorularını oluşturdu. O sorular sürekli kafamda beni meşgul ediyordu. Sinema o anlamda benim için Türkiye ile ilgili inanılmaz bir köprü oldu. Kemal Sunal, Yılmaz Güney, Yeşilçam filmlerini izleyerek kendi kültürümle bağ kurdum çocukluğumda, gençliğimde. Pandemi döneminde ara ara izlediğim bu filmlerle ilgili bir şey yapma düşüncesi doğdu. O filmleri her izlediğimde yeni bir güzelliğini gördüm. Özellikle tasarımcı olarak da farklı bir gözle baktığında görsel anlamda yaratıcı şeyleri görüyorsun. Uluslararası dünyada da duyurulacak kaliteli işler yapılmış dedim. Tabi teknik anlamda olmayan şeyler var ama onlarda imkansızlıklardan dolayı oluyor. Bir de şöyle bir şey düşündüm. O dönemde insanların sosyal medyası yok. Dolayısıyla tanıtma fırsatları da bugünkü kadar elverişli değildi. Hesabın ortaya çıkışı da “Acaba benim beğendiğim Yeşilçam filmlerin afişleri günümüzde çekilseydi nasıl olurdu?” sorusu üzerinden oldu. Kendime her gün bir film afişi tasarlayacağım dedim. Pandemi boyuncada bunu yaptım. D’art Duvar hesabında da paylaştım. Direkt Türkiye’ye yönelik bir proje olduğu için benim içinde farklı pencereler açıldı. Hesabın ortaya çıkmasındaki temel fikirleri; afişleri uluslararası kitlelere tanıtabilmek ve yeni nesillere sunabilmek şeklinde anlatabilirim.

“Anlatmak istediklerimizi basit tutalım”

  • Türk sinemasının hem yeni dönem hem eski dönem filmlerinin afişlerini minimalist bir tarz ile yeniden yorumluyorsunuz. Minimalist tarzınızı nasıl anlatırsınız?

Çok güzel bir soru. Minimalist tarz çok özel bir akışa sahip. Bütün çalışmalarım minimalist mi? Belki hayır. Ama  sade tasarımlar yapmak çok sevdiğim bir stil. Benim aslında yapmaya çalıştığım şey bir afişe duygu katabilmek. Her zaman bir afişte sanatsal bir çalışma yapmaya çalışıyorum. Çok yoğun objeler kullanmayı tercih etmiyorum. O da otomatikman minimalist sayılıyor. Bu objeler bazen tek bir karakter, bir ağaç veya filmde geçen insanların aklına oturabilecek herhangi bir şey olabilir. Kullanılan yazı tipinin, renklerin doğru dengesini bulup güzel bir eser çıkarmak işin püf noktası. Minimalist bir tasarım yapmak çok kolay görünsede aslında çok zor. Çünkü cesaretli hareket etmen gerekiyor. Örneğin on karakterli bir filmde bir karakteri öne çıkaran bir afiş yapıyorsan, bu çok cesur bir harekettir. Ama bir yandan da o filmi yapılan o afişteki sadelik bir üst seviyeye taşıyor. Dijital dünyada gözümüz çok yoruluyor ondan ötürü de ben birçok objeyi kullanmamayı tercih ediyorum. Anlatmak istediklerimizi basit tutalım. O zaman kalitesi de artıyor. 

  • Film afişlerinin sinemasal anlamda önemi nedir?

Öneminin çok fazla olduğunu düşünüyorum. Bir afiş tasarımı izleyicinin filmle karşılaştığı ilk an oluyor. Afişlerde genellikle filmden akılda kalan en alıcı sahne oluyor. İnsanlar filmlerle bir bağ kuruyor. D’art Duvar’da sunduğumuz o afişlerle kurdukları bağ, filmi hatırlıyor. Dolayısıyla afiş üzerinden o duyguyu tekrardan benimseyebiliyorlar. Birçok yönetmende bunun farkında oldukları için artık afişlere özenerek çalışıyorlar. Bu da bir tasarımcı ve sinemasever olarak beni çok mutlu ediyor. 

  • Hesabın ortaya çıkışının proje olarak isimlendirmesi “Turkish Cinema Revival Project” şeklinde. Uluslararası arenada Türkiye sinemasını duyurmak fikrinin yansıması nasıl oldu?

Türkiye’den çok güzel bir kitleye ulaştı. Bu çalışmaların amacı sanatsal. Herhangi bir maddi öngörüsü bulunmuyor. Afişler o kadar çok beğenildi ki sonrasında maddi teklifler sunuldu. Ben birçoğunu reddettim. Çünkü sanatsal bir çalışma olsun istiyorum. Mesela sergi teklifleri geldi, çok hoşuma gitti. Çünkü bu teklifler benim sanatsal amacıma hitap ediyor. Birkaçını yapabildik ama pandemi döneminde birçoğu da iptal oldu. Türkiye’den daha önce çalışmadığım yönetmenler bana ulaştı. Onlarla çalışma fırsatım oldu. Bu anlamda şahsen benim kendimi tanıtmam adına çok güzel bir proje oldu. Öte yandan projenin geçmişte kalan filmleri gün yüzüne çıkarmak amacı başarılı bir şekilde devam ediyor. Burada bir ikileme giriyorum. Çok fazla maddi düşünen afişleri bardaklara, tişörtlere bastırmak isteyen  insanlar oluyor. Ben o kafada değilim.

Çok zorlandığım bir konu var. Onu da bu röportajda dinlendirmiş olayım. Bu projeye başlayalı iki buçuk sene oldu. Geçen bu süre zarfında benim canımı çok sıkan bir şey oldu. Projenin ilk başında Yeşilçam yapımcılarına izin almak adına ulaşmaya çalıştım halen de çalışıyorum. Onlara ulaşmak adına çok zorlanıyorum. Bana geri dönenler ise zaman kaybettiriyor ya da yanlış bilgiler veriyor. Kimisi tüccar kafasında düşünüyor. O benim istediğim bir şey değil. Benim istediğim maddi olarak bir telifi varsa onu da ödeyerek izin almak. Bu röportaj üzerinden de açık bir çağrıda bulunmuş olayım. Yapımcılardanda bazı konularda yardımcı olmalarını bekliyorum. Eğer ki filmlerini yeni nesillerle tanıştırmak istiyorlarsa bana biraz destek olsunlar. En azından motive etsinler. Ben de sinema sektöründe yeni nesil sayılırım. Projenin ilk başında izin anlamında sosyal medya hesabından ulaştığım kişiler bana olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapmadılar. Ama hesap duyulmaya, sektörden insanlar tarafından bilinmeye başladığında bazı yapımcılar ulaşıp nasıl bizden izin almadan yaparsın dediler. Ben de onlara ulaştıkları için sevindiğimi ve iyi niyetimi anlatmaya çalıştım. Bu da kolay olmuyor ve vakit alıyor. Herkes de sanatsal olarak bakmayabiliyor. Orada da biraz zorlanıyorum. Onun çözümünü arıyorum. Sizin gibi sinemaseverler bana ulaştığında motive oluyorum. 

“Gözümüzün çok yorulduğunu düşünüyorum”

  • Dijitalleşmenin estetik algısına sizce nasıl bir etkisi oldu?

Dijital dünya teknolojik anlamda hepimize güzel şeyler getirdi. Bir yandan da her sektör için geçerli olan çok çabuk tüketmeyi sağladı. Dolayısıyla üretimde hızlandı. Sosyal medyada herkes bir şey anlatmaya çalışıyor. Dijital içerik üretmeyen insan sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. Herkesin içerik üretmesi bazen kirliliğe de sebep oluyor. Çünkü bir estetik bakış açısı olmayabiliyor. Her şey “beni al”, “beni seç”, “beni izle” diye bağırıyor. Gözümüzün çok yorulduğunu düşünüyorum. O estetiği basitlikte, sadelikte bulmamız gerektiğini düşünüyorum.  O kadar çok mesaj var ki aralarında dikkat çeken sade olan oluyor. Dijitalleşmede bir yandan işin duygusu kayboldu. Benim gözümde kağıt baskılar daha da değerlendi. Güzel bir kağıda basılmış görsel daha dikkatimi çekiyor. İleride kağıda basılı bir şey bulmak özel bir durum olacak gibime geliyor. 

  • Gişe filmleri ve festival filmleri afişlerinde ciddi bir tasarım farkları bulunuyor Son dönemde “Dune” filminde de bunun bir örneğini gördük. Gişe filmlerinde afiş anlamında minimalist bir yorum mümkün müdür?

Bence bu çok zor bir konu.  Burada önemli birkaç detay var. İlk olarak böyle filmlerde yapımcı ve oyuncular arasındaki sözleşmeler afişte ismin büyüklüğüne kadar giden bir detaylılıkta oluyor. Bu da bir tasarımcı olarak seni hemen engelliyor. Orada minimalist çalışıp buna yapımcıları ikna etmek çok zor olur diye düşünüyorum. Gişe filmleri insanları eğlendirmek üzerine dizayn edilmiş. Afişlerdeki koca kafaların yerleştirilmesi de buradan geliyor. Gişe filmlerine giden on kişiden dokuzu o filmlere eğlenmek için gidiyor. Sanatsal bir filme gitmek gibi bir amaçları bulunmuyor. Yapımcışar gişe filmlerinde koyu, canlı renkleri tercih ediyorlar. Bundan da kolay kolay kopmayacaklarını düşünüyorum. Bir yandan da gişe filmleri farklı olsun diye düşünüyorum. Sanatsal filmlerle arasında fark olsun. Dünyada bu farklılıklarla güzel.

  • Yakın zamanlı kısa film ve uzun metrajlarda sizin imzanız olan afişlerle karşılaşıyoruz. Bu iş birliği nasıl ortaya çıkıyor?

Afişlerin tasarımında yönetmeninde biraz dahil olmasını istiyorum. Ekip havasında bir üretimden yanayım. Yaptığım işleri görüp bana ulaştıkları andan itibaren ilk olarak filmin amacını anlamaya çalışıyorum.  Sonrasında bana materyaller gönderiliyor. Birçok yönetmen kabataslak olsa da filmi izlememi istiyorlar. Çoğu zaman film hakkında yorum yapmamı isteyenlerde oluyor. Estetik bakışıma olan bu güven beni gururlandırıyor ve özel hissettiriyor. Filmi izledikten sonra yönetmenin fikrini, almaya çalışıyorum. Aklında olanlara referans olabilecek materyaller istiyorum. Bu şekilde bir mood board oluşturuyorum. Sonrasında kendi bakış açım ile  bir duygu katıyorum. Her zaman alternatif afiş çalışmayı tercih ediyorum. Her film için üç dört farklı afiş tasarlıyorum. Onları masaya yatırdığımızda hangi duygu bize daha çok hitap ediyor ona  bakıyoruz. Kısacası işin kreatif süreci böyle işliyor. 

  • Afişini tasarlamak istediğiniz yönetmenler varsa kimlerdir ve sinema tarihinden hangi afişi sen tasarlamış olmak isterdin?

Uluslararası anlamda Gaspar Noe’nin bir filmine afiş yapmayı çok isterim. Çünkü kendisi görsel ile çok ilgili ve çok detaycı biri. Bunu mevcut film afişlerinde de görüyorum. Filmin içerisinde kullandığı yazı tipleri, renkler bana çok hitap ediyor. Diğer bir çalışmak istediğim yönetmende Safdie Kardeşler. Onların da tarzlarının hayranıyım. Onların stilinin benim stilime çok yakın olduğunu düşünüyorum. Geçmişten öğrenmek vermek gerekirse “Eşkıya” filminin afişini ben yapmak isterdim. Çok büyük bir dönüm noktasında yer alıyor o film.  Ben de böyle bir filme afişimle katkıda bulunmuş olsaydım çok sevinirdim. Belki başka bir yönetmen için ileride böyle denilir. Ben de onun afişini tasarlamış olurum. Hiçbir şey imkansız değil. 

“Toplumsal konuları ele alan filmleri izlemekten yoruldum”

  • İzleyici olarak son dönem Türk sinemasına dair neler söylersiniz?

Bu soruyu cevaplamakta çok zorlanıyorum. Türkiye’den yönetmenlerle tanıştıkça, sohbet ettikçe ne kadar zor koşullarda film çektiklerini yakından takip etme fırsatım oluyor. Herhangi bir Avrupa ülkesinde insanlar 7-8 ay bir film üzerinde çalışabiliyorlar. Birçok imkanlara kolaylıkla ulaşabiliyorlar. Türkiye’de neden olduğunu bilmiyorum ama 3-4 hafta içerisinde olan bir film üretim şekli var. Dolayısıyla bu süreçte bazı kararlar acele veriliyor. Estetik anlam gözden kaçabiliyor. Yeni dönem Türk sinemasında inanılmaz yetenekli yönetmenler var ama çoğu zaman hayal kırıklığına uğruyorum. Geçmişteki filmlerle özel bir bağ kurduğum ve çok izlediğim için belki adaletsiz bir karşılaştırma yapıyor olabilirim. Ama o seviyeden çok daha uzaklaşıyorlar gibi geliyor bana. Bugünkü imkanlar teknolojik anlamda daha elverişli. Herkes elindeki telefonla bir şeyler çekebiliyor. Daha önce hiç çekilmemiş, yapılmamış teknoloji kullanılarak da bir şeyler çekilebilir. Yeni dönemde neden olduğunu anlayamadım bir kısır döngü var. Toplumsal konuları ele alan filmleri izlemekten yoruldum. Sinemanın artık bize farklı şeyler anlatması gerektiğini düşünüyorum. Yeni nesil yönetmenlerin biraz daha yaratıcı olabileceğini düşünüyorum. Yanlış düşünüyor muyum bilmiyorum. Bir sinefil değilim ama görsel anlamda sinemaya hakimim. İçten içe bu coğrafyada çekilen filmlerin daha başarılı olmasını istiyorum.

  • Son olarak yeni projeleriniz var mıdır ?

İşin yaratıcı tarafında bulunmayı planlıyoruz. Bir yapım şirketi kurmak istiyoruz. Bakalım.

İstanbul doğumlu. Lisans eğitimini felsefe alanında tamamladı. Yüksek lisansını Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında, "Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek Zamanı ve Masumiyet Filmlerinin İncelenmesi" başlıklı teziyle tamamladı. Lisansta aldığı "Sinema ve Felsefe" dersi kalemini sinema yazarlığına çevirmesine vesile oldu. Film Arası ile yolları kesişti. Haberler ve röportajlar yapıyor. Sinema yazıları yazıyor. Litros Sanat Dijital Kültür Sanat Gazetesi'nde editör olarak çalışıyor. Sinemanın gücüne inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.