‘Film Kolektif Üretilen Bir İş’

Söz Kısa Filmcilerde röportaj serisinin 52. haftasından herkese merhaba. Birçok yönetmenle tanıştığımız 2021 yılının ardından 2022’nin ilk röportajıyla sizinle birlikteyim. Kısa film çeken yönetmenlerin ele aldığı konular arasında kimi zaman toplumsal nitelikli işlere rastlayabiliyoruz. Değişen ve dönüşen toplumun yansımaları sadece uzun metrajla kalmayıp kısa metrajlarda da karşımıza çıkıyor. Bugün de Larva isimli kısa filmiyle bunun örneğini başarılı ve teknik açıdan farklılıklar içeren bir biçimde işleyen Volkan Güney Eker konuğum olacak. Oyuncu kadrosunda Su Sema Memiş, Ebru Kaymakçı, Murat Akdağ ve Kumsal Gizem Dinç’in yer aldığı Larva, 8 yaşındaki Sibel’in, masalsı iç dünyasından yararlanarak, yaşadığı haksızlığı anlamlandırmaya çalışmasını odağına alıyor.

Larva ile çocuk istismarının travmatik boyutlarını farklı bir anlatımla aktaran Volkan Güney Eker ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikayesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum.

Herkese keyifli ve ilham veren okumalar.

Film hakkında konuşmadan önce ilk olarak sizi tanıyalım. Kimdir Volkan Güney Eker?

1989 doğumluyum. Doğduğum zamandan bu yana İstanbul’da yaşıyorum. Uzun bir öğrencilik döneminden sonra en son Marmara Üniversitesi reklamcılık bölümünden diplomamı alıp okul hayatımı noktaladım. Şu ara yönetmenlik ve videograflık yapıyorum.

Filmin yazım, hazırlık, çekim ve post prodüksiyonu ne kadar sürede tamamlandı?

Larva, dönemsel odaklanmayla başlayıp bitirdiğim bir proje olmadı. Film üzerine seyrek zamanlarda çalıştım. Senaryoyu tamamlayıp ilk çekime başladıktan sonra 4-5 kere filmi bırakıp yeniden başladım. Tabii filmin oldukça ağır bir konusunun olması projeyi sürekli bırakmamdaki en büyük etkendi. Seyrek zamanları bir araya getirdiğimizde çekimin 5-6 iş günü sürdüğünü, kurgunun da yaklaşık bir ay sürdüğünü söyleyebilirim.

Filmin ortaya çıkış hikayesi nasıl gerçekleşti?

2010’da gazetede bir haber görmüştüm. Bir akademisyenin Türkiye’de istismar sonrası intihara zorlanan çocuklar ile ilgili yaptığı bir araştırmanın haberiydi. Gazetenin orta sayfalarında ufacık siyah beyaz bir kupür olarak verildiğini hatırlıyorum. Bu projeye o haberden yola çıktım. 2012, 2014 ve 2017’de üç kere bu konuda film çekmek için girişimde bulundum fakat o girişimler projeyi hayata geçirmek için yeterli olmadı. En son 2019 sonlarında yine bir haberden yola çıkarak Larva’nın senaryosunu yazmaya başladım.

Filminizin yönetmeni, senaristi, görüntü yönetmeni, kurgucusu, sanat yönetmeni ve yapımcısısınız. Birçok görevi aynı anda yürütmek sizin için nasıl bir deneyimdi? Nasıl avantaj veya dezavantajları oldu?

Tek başınıza üretme biçimi belgesel filmlerde oldukça mümkün olan bir durum. Fakat kurgu bir projede böyle bir şey denemek bence manyaklık. Oyuncularda da bu şaşkınlık oluştu. Anne rolünde oynayan Ebru ve doktor rolünde oynayan Gizem 10-12 yıllık arkadaşlarım. Onlarda bunu yaşamasam da diğer konuştuğum oyunculara bu çalışma ve çekim tekniğine ikna konusunda biraz daha fazla zaman ayırdığımı söyleyebilirim. Tabii şunu da söylemeliyim ki, bu keyfi bir karardı. Ekipleşme ve destek bulma gibi imkanlar bu film özelinde mümkündü. Ağır bir konuyu işliyor olmak kamera arkasında tek olmamda oldukça etkili. Çünkü filmin konusunu sadece iki kelimeyle insanlara söylediğimde neredeyse herkes bir adım geri gitti. Bunda kimseyi haksız bulmuyorum. Biraz önce dediğim gibi, ben bile kendi projemi konusundan ötürü 4-5 kere bıraktım. Kısacası en temelde bu sebeple tek çalışma biçimini tercih ettim. Kurgu bir filmde kamera arkasında sadece tek bir kişinin olması benim açımdan çok kolay olmadı. Fakat inanılmaz keyifliydi. Çekim esnasında sesle, ışıkla, kamera ve oyuncu yönetimiyle aynı anda ilgilenmek inanılmaz zorlasa da dediğim gibi keyif aldığım bir zorluktu.

Film, kolektif çalışmayla üretilen bir iş. Filmlerde yönetmenin bakış açısı ekip ne kadar büyürse film o kadar fazla bir süzgeçten geçerek seyirciye ulaşıyor. Tek çalışmanın en büyük avantajı, seyirciyle kurmaya çalıştığım iletişimde aradaki süzgeçlerin minimum seviyede olması bence.

8 yaşındaki Sibel’in masalsı iç dünyasından yararlanarak, yaşadığı cinsel istismarı anlamlandırmaya çalışmasını işliyorsunuz filmde. Senaryonuzun yazım aşamasında cinsel istismara uğrayan çocukların yaşadıkları tecrübelere dair ne tür araştırmalar yaptınız?

Çocuk istismarı üzerine çalışan birçok insanla iletişim kurdum. Çokça akademik makale okuyup, yazarlarına ulaştım. Bu konuda mücadele veren, birçok şehirden aktivistlerle iletişim kurdum. Senaryoda hemen hemen attığım tüm adımlar üzerine onlarla fikir alışverişi yaptığımı söyleyebilirim. Fakat istismara uğramış bir çocuk ya da çocuğun ailesiyle iletişime geçmedim. Bu bir dernek tarafından bana teklif edilse de açıkçası kabul edemedim.

Toplumsal konulara olan hassasiyetinizin yansımalarını Larva’da da görüyoruz. Bıraktığın Yerden isimli kısa belgeselinizde Cumartesi Anneleri’nin dramını işlerken Larva’da ise son yıllarda inanılmaz boyutlara ulaşan çocuk istismarını ele alıyorsunuz. İçinde yaşadığı toplum, bir yönetmenin üretim sürecini ne derece şekillendiriyor?

Kendime dönüp baktığımda hak ihlalleri meselelerinde film çekiyor olmamı hassasiyete değil bir öfke durumuna bağlıyorum. Herhangi bir bireyden daha fazla hassasiyet taşıdığımı kesinlikle düşünmüyorum. Haksızlık yapanın bu kadar rahat olmasını kabul edemiyorum. Hatta haksızlık yapanın, çevresine saygıyla yaşayan insanlara göre daha konforlu olmasını hiç hazmedemiyorum. Tabii bu kadar öfkeyle yola çıkan birinin filmlerinin öfkeden uzak olmasını da sinemanın en can acıtmayan anlatı biçimlerinden birisi olmasına bağlıyorum. Haksızlık yapanlara gündelik hayatta dilimizin varmadığı “lütfen”leri film yoluyla söylüyoruz. Yani elbette içinde yaşadığımız ülke, toplum ve onun bize dayattığı koşullar en azından benim üretim biçimimi tamamıyla şekillendiriyor diyebilirim.

Toplumsal içerikli bu türde filmlerin varlığı tarihsel döngü içerisinde sosyolojik çıkarımlar yapmak adına kitaplar kadar etkili olabiliyor. Sinemayı sadece bir sanat dalı olarak sınırlandırmayıp toplumun aynası olarak da kabul edebilir miyiz?

Sinema diğer tüm sanat dalları ve kitle iletişim araçları gibi toplumsal yapının bir ürünü bana göre. Dolayısıyla toplumsal yapıya bağlantılı bir şekilde gelişip devinimlere uğradığını düşünüyorum. Aynı zamanda filmler bir ülkenin toplumsal hafızasına ileriye dair önemli katkılar sunuyor. Elbette sinema bu açıdan bakıldığında toplumun aynası olarak görülebilir fakat diğer taraftan da sinema, yönetmenin yarattığı bir dünyadan ibaret. Dolayısıyla bunu her proje için söylemek güç bence. Çünkü devreye yönetmenin dünya görüşü, olayları ele alma biçimi gibi birçok parametre giriyor.

Filmin konusunu belirleyip “Ben bunu çekeceğim” dediğiniz anda nasıl bir sorumluluk hissettiniz?

Açıkçası ilk karar aşamasında bir sorumluluk hissi oluşmuyor. İlk karar aşaması bende bir öfke ya da “Böyle bir şey nasıl olabilir?” hissiyle oluyor. Projenin içine girip araştırmalar yaptıkça işlediğim konunun ağır ve önemli olduğunu fark ediyorum. Son iki filmde böyle oldu. Ondan sonra bir sorumluluk hissi oluşuyor elbette. Özellikle bu sorumluluk durumu fikir aşamasından çıkıp dış dünya ile senaryoyu paylaştığım anda başlıyor. Sonra projede de, proje özelinde bende de aşama aşama devinimler oluyor. Yani sorumluluk ilk anda oluşmasa da üzerine vakit harcadıkça sorumluluk hissi zamanla kendiliğinden geliyor.

Filmdeki ana karakterimizin gözlerinden izliyoruz tüm hikayeyi. O gözleriyle dünyanın kirlenmiş yüzünü en çıplak şekilde gösteriyor bizlere. Bu noktada Sibel’i filmin hiçbir anında fiziken görmüyoruz. Bu tercihten bahsedelim isterseniz?

Bu durum tamamıyla politik bir karardı. Kurgu bir hikaye dahi olsa böyle bir konusu olan filmde çocuğu göstermek istemedim. Bunu yaparken Türkiye medyası da aklıma geldi açıkçası. En duyarlı olduğunu söyleyen medya kuruluşları bile istismar haberlerini verirken çocuğun fotoğrafını koymaktan geri durmuyorlar. Ben genelinin bu davranışını çok iyi niyetli görmüyorum. Bir kurgu film göstermeme yolunu tercih ediyorsa bence gazeteciler de bunu bir filmciden daha rahat gerçekleştirebilir.

Film, konusunun kusurlarını örtercesine siyah beyaz bir yapıya sahip. Bu siyah beyaz tercihi ilk andan bu yana tercihleriniz arasındaydı sanırım.

Evet, kesinlikle. Önceki iki filmim de siyah beyazdı. Siyah beyaz çalışmayı her şeyden önce çok seviyorum. Fakat sadece sevmekle olabilecek bir durum da değil bu. Hikayenin de onu çağırması gerekiyor. Bu proje bana göre siyah beyaza çok yatkındı. Filmin atmosferini olumlu ölçüde beslediğini düşünüyorum.

Film, görüntü yönetmenliği anlamında ise yakın plan çekimlerin varlığı ve özellikle karakterlerin yüzlerinin sadece bir kısmının göründüğü açılarla dikkat çekiyor. Bu aykırı tercih hakkında neler söylemek istersiniz?

Bence herkesin karanlıkta kalan bir tarafı var. Karanlık tarafını gücünün yettiği kişiye açabiliyor. Tabii filmde bunu çok sert bir mesele üzerinden görüyoruz. Herkesin karanlık yönü bu kadar acımasız değil elbette. Filmde toplumsal baskı yüzünden eşini savunmayı tercih eden bir anne, sistemdeki çürümüşlük yüzünden istismarı anlasa da güvenliğe ihbar etmek yerine olayı öteleyip çocuğu tekrar evine gönderen bir doktor var. Suçluyu savunan karar vericiler var. Bunlar medeni insanlar olduklarını iddia ederek aramızda dolaşıyorlar. Hayatın birçok aşamasında insanlar adil olmakla, çıkarları arasında kalıp yanlış tercihler yapabiliyorlar.

Suçluların adeta ödüllendirilip adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığı, tutuksuz yargılandığı, takipsizlik kararı çıktığı veya iyi hal indirimi uygulandığı bir hukuk sistemi içinde adaletin tecelli etmesini umuyoruz. Bir ülke için hukukun üstünlüğü ve doğru işlemesi neden önemli sizce?

Adalet bir toplumda ya herkes için vardır ya da kimse için yoktur. Birisine yönelik yapılan adaletsizlik dönüp dolaşıp bir şekilde, zamanı geldiğinde bize de sirayet edecektir. Dolayısıyla haksızlık kime yönelik yapılırsa yapılsın ona ses çıkartılması gerektiğine inanıyorum. Tabii bundan daha önemli olan şey güvenebileceğimiz bir hukuk sisteminin varlığı… Bu ülkede yaşayan bireyler olarak kendimizi güvende hissedeceğimiz bir adalet sisteminin kurulması, geliştirilmesi ya da var olan sistemin hatasız işlemesi gerekiyor. Şuan bunun neresindeyiz hepimiz biliyoruz.

Dünya sinemasına baktığımızda kısa filmlere uzun metraj filmler kadar değer verildiğini görüyoruz. Nitekim Safdie Kardeşler, Luca Guadagnino, Yorgos Lanthimos, David Lynch ve Pedro Almodóvar gibi usta isimler kısa filmler de üretiyorlar. Bizim sinemamızda ise kısa filmlere daha çok uzun metraj çekmeden önce bir sıçrama tahtası olarak bakılıyor fakat son yıllarda bu durum değişmekte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Kısa filmin maalesef bir sektörü yok. Gösterim imkanları çok daha çeşitli olmasına rağmen sektörel bir yapı hiçbir zaman uzun filmlerdeki gibi oluşamadı. Dünyanın genelinde de bu şekilde. Tabii Türkiye’de durum hepimizin bildiği gibi çok daha sert. Durum böyleyken kısa filmler sadece festivallerle var olabiliyor. Türkiye’deki festivallerin de çoğunun son 3-4 yılda geldiği nokta çok mutlu edici değil bana göre. Birçok festivalin düzenlendiği şehirde seyirciye ulaşmak gibi bir derdi de yok. Bazı festivallerde organizasyon ücretsiz olmasına rağmen salonda 10-15 kişi oluyor. Artık çoğu festival deneysel kategoriyi de açmıyor. Hatta bazıları animasyon kategorisini de açmıyor. Animasyonlar ve deneyseller kurmaca kategorisinde gösteriliyor. Elbette bu üretimle de doğru orantılı. Çok az deneysel ve animasyon üretiliyor ülkede. Hepsi birbirini etkiliyor esasında. Bahsettiğiniz büyük ve kariyerli yönetmenler ne yaparsa yapsın seyirciye ulaşırlar. Bizim esasında en önemli derdimiz seyirciye ulaşabilmek. Türkiye’de çok fazla kısa film festivali olsa da çok azında seyirciye ulaşabiliyor filmler. Bazen sadece jüri izliyor. Bir kısa filmcinin derdi ödül değil, seyirciye ulaşmak bana göre. Dolayısıyla bir filmci seyirciye ulaşamadığında bir noktada isteği kırılıp uzun film ya da başka şeyler denemeye girişebiliyor. Bu girişimlerin öncesini bir “sıçrama tahtası” olarak kesinlikle görmüyorum. Koşulların bizleri sürüklediği bir durum olarak görüyorum. Yoksa birçok sinemacı eminim ölene kadar sadece kısa film çekmek ister.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız başka bir kısa metraj projesi mevcut mu?

Evet, yüzde 70’ini tamamladığım bir projem var. Muhtemelen en geç bu yaz bitireceğim. Fakat insanlarla paylaşmak için Larva’nın festival yolculuğunu tamamlamasını beklemem gerekecek.

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir