Dexter: New Blood: Her Babanın Ölümü

2006-2013 yılları arasında 8 sezon 96 bölüm şeklinde yayınlanan Showtime dizisi Dexter, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de geniş kitlelere ulaşmış ve büyük bir hayran kitlesi yaratmıştı. Miami Metro Polis Departmanı’nın cinayet biriminde kan analisti olarak çalışan Dexter Morgan’ın ikili yaşamını konu eden dizi; gündüzleri cinayet soruşturmalarının çözülmesine yardımcı olan bir adamın, geceleri adaletten kaçmayı başaran suçluları kendi yöntemleriyle cezalandırmasını anlatıyordu. Polislerin peşine düştüğü suçlular, Dexter’ın bizzat kovaladığı katiller, iş hayatındaki problemler, aile içi sorunlar ve Dexter’ın karanlık tarafıyla mücadelesi derken dört koldan ilgiye değer bir senaryo akıyor ve önemsediğimiz karakterleri heyecanla takip ettiğimiz çok başarılı bir dizi izliyorduk. 22 Eylül 2013’te yayınlanan son bölümün kaldığı yerden devam eden ve 7 Kasım 2021’de yayınlanmaya başlayan 10 bölümlük mini dizi Dexter: New Blood ile kahramanımıza ne olduğunu öğrendik. Dexter’ın hikayesi nihai bir sona erdi ama kişisel fikrim, keşke öğrenmeseydik yönünde.

Evet, kabul, ben de çok heyecanlandım Dexter’ın döneceğini öğrenince. Yeni bölümlerini heyecanla beklediğimiz; Lost, Prison Break gibi fırtına estiren diziler çağının bir başka altın çocuğuydu. İlk bölüm hoşuma da gitti, 50 yaşını deviren Michael C.Hall’un karda koşmaya çalışması ve yüzündeki kırışıklar içimi burksa da zamanda yolculuk yapma hissi ve çok özlediğim birinin dönüşünden alabileceğim tadı aldım. Orijinal dizide Dexter’ın yanından ayrılmayan babasının hayaletinin yerine konan Debra sayesinde Jennifer Carpenter’ın da dönüşü, “New Blood”ın, Dexter’ın akıtacağı yeni kanlara değil de “Taze Kan” manasında, büyümüş oğlu Harrison’a atıf olması ilgimi çekti. Michael C.Hall’un sadece mimikleriyle sekiz senelik dizi yaşanmışlığını hatırlatması da inanılmaz oyunculuğundan bir şey kaybetmediğini müjdeliyordu… Ta ki olaylar 10 bölüme sığdırma çabasıyla üzerimize boca edilene dek.

Mini dizinin orijinalinden ödünç almayı unuttuğu en önemli unsur karakter gelişimi. Ana karakterin zaten her hücresini biliyoruz, bununla vakit harcamanıza gerek yok, bari yeni karakterlere biraz ihtimam gösterseydiniz. Dexter’ın sevgilisi, polis amiri Angela Bishop’u mesela bize anlatmamak için Debra Morgan’ı andıran bir oyuncu seçmişler. Harrison’ı anlatmamak için Dexter’ın “minyatür versiyonu zaten” deyip geçmişler. Katili bile Üçlemeci’ye benzeterek kendilerini yeni bir karakter yaratma zahmetinden kurtarmışlar. Orijinal Dexter’da bu kadar kötü yazılmış bir sezon olsa hayranlar tefe koyardı ancak özlemden olsa gerek, New Blood ilk 9 bölümünü IMDb’nin Top 250 listesinde 56. sırada tamamladı. Kesinlikle hak edilmeyen bu başarıyı, final bölümüyle 113. sıraya düşerek kaybetmeye başladılar. Zaman içinde daha da düşecektir.

İlk bölümlerde petrol zengini oluşuyla tepki çeken, protestolara konu olan Edward Olsen mesela birdenbire unutuldu. Polis departmanındaki Logan’ın nasıl biri olduğu kesinlikle belli değil, finalde üzülmemiz amaçlanarak karton bir “iyi baba” yazılmış. Tekerlekli sandalyesinden emirler yağdıran sekreter bir sonraki bölümde pamuk şeker gibi oldu. Debra’nın hayaleti ilk bölümün ardından efektif kullanılamadı, oysa Harry’nin hayaleti Dexter’ın üzerinde çok etkiliydi. Dexter’ın yaptığı hatalar zaten saçmalık. Yıllarca rutinini bozmadan yaşamasına rağmen bir anda yoldan çıkışı ikna edici değil. Kız arkadaşıyla ilişkisinin temelleri, dinamikleri belirsiz. Angela üç dört bölüm boyunca Jim (Dexter) acaba seri katil mi diye boşluğa bakıyor ama buna harcanan sürenin beşte biri Angela’nın nasıl bir insan olduğunu anlamamız için harcanmıyor. Dexter’ın sürekli hislenmesi de karaktere ihanet. Delik deşik bir senaryo yani. Belki de amaç yeni bir öyküye çengel atmak, Harrison Morgan dizisi yapmak, göreceğiz. Umarım sekiz yıllık mirası bu uğurda çiğneyip tükürmemişlerdir.

Dexter: New Blood’ın elle tutulur tek teması, insanın çocuğuyla ilişkisi olabilir. Hayvani dürtülerini seri katilliğe kanalize eden Dexter’ın yüzde yüzünü kontrol altında sürdüğünü yaşamını bir çocuğu memnun etmek, üstelik de kararsız bir ergen için altüst etmesi bir yandan serinin hayranları için kabul edilemez bir senaryo tercihiyken bir yandan da alabildiğine gerçek. Çok başarılı doktorların çocuk yapıp dikkatlerini dağıttıklarına, yıldızı parlayan şarkıcıların doğurup vasatlaştığına, potansiyeli olan sıradan insanların bebek baskısıyla ömürlerini yediklerine her gün şahit oluyoruz. Dexter da çocuk sahibi olmanın, ona toplum tarafından normal kabul edilen bir hayat sunamamanın baskısıyla ve “baba olmak budur” denen kodu uygulama çabasıyla hayatının en büyük hatasını yapıyor ve o dev metaforla veda ediyor adını verdiği diziye: Dexter bile olsa, her babanın ölümü, çocuğunun elinden olacaktır.

1983 yılında, mutlu bir aileye doğdu. 15 yaşında sinema salonlarıyla tanışıp, bazı filmlere âşık oldu. “Ben de yaparım” zannederek, -o zamanki algısıyla- senaryo yazmaya ve her sene doğum günü gelmeden bir uzun metraj tamamlamaya başladı. “Yapan” olmanın kendisi için o kadar da kolay olmayacağını anladığındaysa bu büyülü dünyadan kopmamak için, filmler hakkında “yazan” olmaya karar verdi. Geçen yıllar içinde istemeden de olsa tıp hekimi olup 12 yıl çalıştıktan sonra mesleği bıraktı. 13 yıllık sinema yazarlığı süresince Altyazı Sinema Dergisi, Filmlerim.com, Öteki Sinema, Blogum Dergisi, Haftalık Sinema Antrakt Gazetesi ve Film Arası Dergisi’nde yazıları yayınlandı ve Ters Ninja sitesinde editör olarak kök saldı. Yaklaşık bir yıldır da her perşembe yayınladığı, ülkenin ilk dijital platform bülteni Bu Hafta Ne İzlesem? sayesinde tutkusuna bağlı kalmayı sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir