40. İstanbul Film Festivali İzlenimleri (3)

  1. İstanbul Film Festivali’nde Mayıs ayının ikinci yarısı Ulusal Belgesel Yarışması’nın gösterimleriyle devam ediyor. Bu yazımda da sizlerle yarışmada yer alan dokuz filmin ilk beşine dair görüşlerimi paylaşacağım. İşte o filmler:

Rüzgâr Tayı

Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan ilk film, köyünün yaylasında bir yaban tayı yakalayan Osman’ın tayı ehlileştirme çabası ile jokey Selim Kaya’nın yaklaşan yarışlar için yeni bir tayı eğitmesini anlatan Rüzgâr Tayı. İsmini Orta ve Doğu Asya Şamanizm’inde insan ruhunu betimlemek için kullanılan mecazi bir terim olan “Rüzgâr Tayı”ndan alan belgesel, insanın doğadaki varlıklara hükmetme ve söz geçirme uğraşına en doğal haliyle yaklaşıyor. Yapımı beş yıl süren belgesel, iki farklı duruma odaklanıp gerekli dengeyi tam olarak kuramadığı için temponun iniş çıkışlarını bariz derecede hissettiriyor. Tarih boyunca atlarla beraber olan, onlarla çalışan, yaşayan ve pek çok işinde faydalanan insanın davranışlarıyla duygularını anlamanın yollarına da ışık tutmaya çalışan belgesel, en etkili olduğu anları bu dakikalarında ortaya çıkarıyor.

5/10

 

Güneşte Bir An

Yarışmanın ikinci filmi, Türk asıllı nükleer fizikçi Uğur Ortabaşı’nın güneş enerjisi yardımıyla çalışan bisikletiyle 1986’da Güneş Enerjili Araba Yarışı’nda elde ettiği birinciliği anlatan Güneşte Bir An. Zafere ulaşma inancıyla güneş enerjisi üzerine yaptığı çalışmalar ile tüm aksilikler, engellemeler ve yıldırma politikalarına rağmen yolculuğundan vazgeçmeyen kararlı bir bilim insanının hikayesini son derece geniş çerçevede anlatan belgesel, etkileyici bir portre çiziyor. İlk olarak Amerika’da fikirlerini yayma fırsatı bulamayan, daha sonra da Avustralya’ya gidip orada da türlü zorluklarla karşılaşan Uğur Ortabaşı’nın fikirlerinin arkasında dirayetle durması ve etrafındakileri de motive etmesi, her dakikası gurur duyulacak bir yaşama ayna tutuyor. Kimsenin güneş enerjisinin gücüne ihtimal dahi vermediği bir ortamda “güneş”e inanan ve onun gücüyle sıra dışı bir bisiklet oluşturarak 1986’da Dünya Güneş Enerjili Araba Yarışı’nda birinciliğe uzanan takımının yaşadıkları da o günkü heyecanı birebir yansıtmayı başarıyor. Bugünkü güneş enerjisinin değerini yıllar önceden herkese anlatmaya çalışan bir bilim insanının zorluklar, sıkıntılar ve başarılar dolu yaşamını dramatik bir anlatımla uzun metraj kıvamında anlatmayı başaran belgesel, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir iş.

7,5/10

 

Hasankeyf

Yarışmanın üçüncü filmi, Hasankeyf ilçesinde tarihin yanı sıra köylerini, evlerini, anılarını kaybetmek zorunda kalan insanların barajın tamamen dolduktan sonraki süreçte yaşadıklarını konu alan Hasankeyf. Hasankeyf ve eşsiz anısına bir saygı duruşu niteliği taşıyan belgesel, Hasankeyf’in ruhunun hafızalardaki yerini korumaya çalışıyor. Doğanın doğum-ölüm-yeniden doğuş döngüsüne en yalın haliyle değinmeyi başaran belgeselde, yerli halkla yapılan görüşmeler sonucu ekrana yansıyan sesler, adeta Hasankeyf’in sessiz çığlığını andırıyor. Kuşaklardır bölgede yaşamlarını sürdüren insanların bir hiç uğruna yerlerinden zorla göç ettirilip kültürlerinden, geçmişlerinden ve toplumsal hafızalarından koparılmanın en acınası sonuçlarını çarpıcı şekilde cümlelerin ve kelimelerin içine hapsediyor.2019 tarihli Rûken Tekeş imzalı Aether belgeseliyle birlikte Hasankeyf’in kadim hatırasını sonsuz dek yaşatacak işlerden biri olarak hatırlanacak belgesel, gelecek nesillere izletilmesi gereken bir iş.

6,5/10

 

Gurbet Artık Bir Ev

Yarışmanın dördüncü filmi, 1980’lerde Berlin’deki ayrımcı kentsel politikaların Türk “misafir işçi”ler üzerindeki etkilerine bakan Gurbet Artık Bir Ev. Anlatmak istediği konuyu oldukça savruk, özensiz ve zayıf bir anlatımla ele alan belgesel, izlemesi sabır isteyen bir iş ortaya koyuyor. Potansiyeli ve anlatısı yüksek olabilecek böylesine bir konuyu en olmayacak noktalara değerek anlatan yönetmen, ne yazık ki sınıfta kalıyor. Slayt gösterisini andıran fotoğraflar, görüşüne başvurulan tanıklarının hiçbirinin görünmeyen yüzü, ekranda beliren ve tarih dersi anlatıyormuş hissi veren uzun cümleler ile hiçbir aksan olmadan okunan İngilizce cümleler belgeseli kalibresini düşürmeye yetiyor.

2/10

 

Hem Müslüman Hem Feminist

Yarışmanın beşinci filmi, 90’lardan bugüne Müslüman kadınların feministleşme süreçleri ve son dönemde yükselen İslami feminizmin hikâyesini 11 Müslüman feministin anlatımıyla işleyen Hem Müslüman Hem Feminist. Türkiye’deki başörtüsü sorununun İslami feminizmin gelişimine etkisi, Müslüman kadınların feminist hareket içinde yaşadıkları zorluklar, erkek merkezli İslam yorumlarının kadınların hayatına etkisi ve alternatif yorum arayışları Müslüman feministler tarafından anlatılıyor. Müslümanlığı feminist bakış açısı ile ele alan ilk isim olan ve 16 Temmuz 1998’de Mersin’deki evinin önünden kaçırılarak 23 Ocak 2000’de Hizbullah’a ait ölüm evinin bodrumunda cansız bedenine ulaşılan Konca Kuriş’e ait fikirlerle başlayan belgesel, cesur diliyle dikkat çekiyor. Onun bıraktığı izi takip eden başka kadınlar bugün Müslüman feminist kimlikleriyle var olmasını fikirlerini kendileriyle yapılan görüşmeler üzerinden sunan belgesel, kendini bu kimlikle tanımlayan kadınların düşüncelerini de masaya yatırıyor. Belgeselin büyük çoğunluğu görüşmelerden ibaret olsa ve bu anlamda sık tekrara düşse de Müslüman feministlerin toplum içerisinden nasıl algılandıkları ve nasıl mücadele ettiklerinden de bahsediyor. Dinin ataerkil yorumuyla savaşan ve kendi mahallelerinde bu savaşı daha çok veren kadınların seslerine ve fikirlerine kulak veren belgesel, şans verilebilir bir iş.

5,5/10

 

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

 

1996'da doğdu. Üniversite için geldiği İstanbul'da kültür sanat sarhoşu olduktan sonra hayatı tamamıyla değişti. Gerçek sinemayla tanışması 2015 yılında İstanbul Film Festivali ile gerçekleşti. Film festivalleri vazgeçilmezi. "Film sinemada izlenir" anlayışının yılmaz destekçisi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir